Bu gün size bir hikaye anlatacağım. Ama bu hikaye o kadar gizli ve büyülü ki, kimseye anlatmamalı insan bir kere dinledi mi. Olur da sabırlı davranmayıp da taşıyamazsanız bu yükü mezara, okumayın. Acırım size…
İşte o hikaye:
Akşamın karanlığı yeni bastırmıştı. Arka sokaklardan birinden İstiklal’in kalabalığına katıldı. Artık aydınlıktı, ara sokaklarda yanmayan sokak lambalarının karanlığı geride kalmıştı. Birden yanında kopan çığlık tüm dikkatini dağıttı, sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi hafifçe, yürümeye devam ederek. Bir adam elindeki boş beşiği havaya kaldırmış anlamadığı kelimeleri avaz avaz bağırıyordu. “Beni ilgilendirmez” dedi ve yoluna devam etti. Canını sıkan bir şeyler vardı bu olayda, anlayamamıştı nedenini. Cami sokağını biraz geçtikten sonra soldaki sokaklardan birine daldı. Cafeye girmeden hemen önce yerde düşmüş bir toka dikkatini çekti onu alıp duvarın kenarına koydu, birinin basıp kırmasından çekinmişti, nedense. Çam kokulu cafeye girince derin bir nefes aldı. Çerçevesiz gözlüklerini çıkardı, bazen etrafı flu görmeyi severdi. Çakırkeyfti ve flu görüntünün hayal dünyasında canlandırdıklarıyla birleşince bu durum yüksek sesli bir kahkaha ile sonuçlandı.
“Dudaklarında arzu, kollarında yalnız ben, sana bakan bir çift göz ben olayım sevgilim.” Daha demin avazı çıktığı kadar kahkahalar atan sanki bir başkasıymış gibi yürümeye devam etti ve cafede çalan bu şarkıyı mırıldanmaya başladı. Dudaklarını ısırdı ve sustu. Eşi ondan önce gelmişti. Evlilik yıldönümleriydi ve dışarda kutlamaya karar vermişlerdi. Eşi onu görünce ayağa kalktı, saygıyla başını eğdi. “Füsun”. “Fatih”. Farklı bir sevgi anlayışları vardı, mesela Fatih işten eve gelince ya da bunun gibi dışarda buluşma durumlarında, sarılıp öpüşmezler, birbirlerine başlarıyla selam verip isimlerini söylerlerdi. “Geciktim yine, kusura bakma.” “Gerek yok özre hayatım, alıştım ben” bunu hafif bir gülümseme eşliğinde söylememiş olsaydı, bu önemli gecede kavgaya sebep olabilirdi Fatih, ve tüm bun ların farkındaydı. “Gelirken sana laf atan olmadı değil mi bu güzellikle?” konuyu değiştirme çabası başarılı olmuştu, tekrar gülümsedi Fatih, çünkü Füsun tüm dişlerini göstererek şu sesli kahkahalarından birini patlatmıştı yine.
Hafiften yağmur başlamıştı İstiklal’de. Herkesin acelesi var gibiydi caddede. Hayretle, koşuşturan insanları izledi bir süre Füsun, hemen yanındaki pencereden. Ilık bir dokunma hissetti elinde. Ilgıt ılgıt ona bakan gözlere baktı. Işığın loşluğunda ne de mükemmel duruyordu. “İşte bu, benim sevdiğim, sahip olduğum adam.” “İstersen, yürüyelim mi biraz? seversin sen yağmurda yürümeyi.” “İzin verirsen ben bir makyajımı tazeleyeyim, seninle kapıda buluşuruz.”
“Justin Timberlake posteri, haberim yoktu İstanbul’a geldiğinden.” “Janet Jackson da gelecek.” “Janet Jackson, haberim var hatta işte biletleri.” Kısa bir sessizlikten sonra devam etti Füsun, Fatih’in yüzündeki açıklama bekler bakıştan olsa gerek. “Kendime inanamıyorum evet, ama senin için sanırım o kadına iki üç saat katlanabilirim. Kulaklık da aldım biletleri aldıktan hemen sonra. Lanetlenmem herhalde.” Lale kıvrımlarına sahip bedenine oturtulmuş biçimsiz kafasının belki en komik yeri olan suratının ortasında yine kocaman bir gülüş vardı Füsun’un. “Lutfetmişsin prensesim, gerek yoktu, gerçekten, ve şimdi nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”
Midesine giren krampları önemsemedi, gebeliğin ilk aylarında normal demişti doktoru. Mafya kılıklı bir adam ona çarpana kadar her şey normaldi. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nu düşünerek, bir yandan da erkeğinin elini tutarak İstiklal’de yürüyorlardı halbuki. Namluyu onlara doğru doğrulttu mafya kılıklı adam. “Nedim” diye bağırdı. Nasıl yapabildin bunu, geberteceğim seni. “O da kim, tanımıyorum ben Nedim diye birini, Fatihim ben, adım Fatih benim.” “Oktay” diye bağırarak gelen kadın, onlara doğru yaklaştı. “Orman kaçkını gibi sokak ortasında önüne gelene silah çekemezsin, tanımıyorum bu adamı, ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Öyleyse özür dilerim birader, karıştırdık işte kusurumuza bakma. Önemli bir mesele, mevzu derin yani, yoksa sokak ortasında hiç silah çekilir mi?” Önce derin bir nefes aldı Fatih, ölümden dönmüştü. Pardesüsüne sarıldı. Paketi çıkarıp içinden bir sigara aldı. Parmaklarını zaptededemediğinden yakamadı. Rengi atmıştı ve ne sigarasını yakabiliyor ne de konuşabiliyordu. “Ramak kalmıştı ha, gidiyordum kim vurduya” dedi belli belirsiz bir ses tonuyla. “Rakı lazım bana, hadi Nevizadeye inelim Füsun, başka bir şey toparlamaz beni.” Susuyorlar, susuyorlar ve yine susuyorlardı. Sonunda füsun, annelik iç güdüsünden olacak, Fatih’i teselli etmeyi akıl etti. Suskun bir öpücük kondurdu alt dudağına çünkü kelimelerin onu kendine getirmeyeceğini biliyordu.
Şahit ya, Allah her şeye, Füsunla Fatih’in arasında bağa sadece Allah değil tüm evren şahitti o gece. Şaşkın periler çok kıskandılar onları o ve aralarında fısıldaşmaya başladılar. “Şimdi” diyordu aralarında bir tanesi, en kıskanç olanı, “bir şey olmalı, güzel gidemez bu kadar hiç bir ilişki.” Tarih o gün farklı yazılıyordu ve şaşkın peri bir kez daha şaşırdı, ne tuhaf… Tufan’dan beri, hani şu Nuh Tufanı, böyle bir şey görülmemişti. Tekerrür zincirlerini kırıyordu tarih o gün ve tarih de mutluydu.
Umut dolmuştu her taraf. Umarsız insanların yaşadığı bir dünya olmuştu dünya. Ufukta doğan güneş en saf sularında yıkanmıştı okyanusun. Üzgün insan kalmamıştı artık. Ürkek Ürkek bakan tavşanlar, haber vermedikleri dağlarla barışmıştı. Üşengeç koalalar bile neden dalda asılı kaldıklarını anlatmaya başladılar yavrularına. Ve tüm bunların nedeni Füsun’un Fatih’in elini tutmasından başka bir şey değildi. Vakit hayli geç olmuştu. Vuslat yakından da yakındı. Yağmur dinmişti. Yakasını ilikledi Füsun, eve doğru yollandılar. Yazlık akşamlarındaki serinletici ama üşütmeyen hava hakimdi. Zaman durmuştu. Zoraki sevmeler, kavuşmalar, ayrılıklar hepsi tarihin tozlu raflarında yerlerini aldı, “kanun kudretinde bir kararnameyle” işte tam da o gün kaldırıldı tüm zorlamalar. “Zambaklar kadar eritmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.”
Sonra…
Sonra ne mi oldu önlerinden geçti bir karakedi. Malum kadın milleti, anlatmıştı her şeyi. Bir yazıya, belki de suya…
Bir “önünden geçti kara kedi” yazısıdır.
Onların önünden geçen kara kedi bendim evet, itiraf ediyorum
saygılar efem
alıntılar dipçik notçuğu:
Charles Bukovksi
Le Fate Ignoranti
Sezai Karakoç
Charles Pierre Baudelarie
Can Yücel
“Anonim Fıkra”



ELEMANLAR:
